Yas Tutulmaz, Yasla Yaşanır, Peki Nasıl?

Yaşadığımız afetle beraber yaşadıklarımızın içimizdeki yansımasının adı yas… Buradan nasıl çıkılır sorgularken bana kalırsa yastan çıkılması gerekmez, yas tutulmaz ve fakat yasla yaşanır. Peki ama nasıl?

Henüz yeterince güvende hissetmezken, titreyen toprakla da aramız bozulmuşken şimdi yas hakkında konuşmak biraz zor olacak. Neyse ki şefkat bana yardım edecek.

Bunca travmadan sonra ben de yasla rengi değişen bir hayata uyum sağlamaya çalışıyorum. Benim de herkes gibi kan revan içinde kalmış hayallerim var.  Yas, derin bir çaresizliğin eşlik ettiği, her zamana bulaşan bir eksiklik, en büyük hüznün adı. Yas bu kadar geniş bir coğrafyada yaşanırken kim kime taziyede bulunacak?  Uzunca bir süre teselli kelimesini unutsak mı mesela. Başımız sağ olmasa mı, sağ olmak bu kadar kan kaybettirirken hem de. 

Hiç bu kadar kimsesiz hissetmemiştik ve aynı zamanda hiç bu kadar kalabalık ve desteklenmiş de hissetmemiştik. Birbirimizi tutmak ve birbirimize tutunmak hep yan yana olacak.  Ölümle ilgili ezberlerimizi bozan bir yas bu. Diğerleri gibi, sorgulatan, bilgi veren, hatırlatan ve insan büken bir yas.  Meğer mezarlar her zaman da çiçekli yerler değilmiş. İnsanın adı mezar taşında olmadığında da insan yine insanmış. Adsız unvansız, vedasız ölümler için de hakkını helal eden milyonlar varmış. Veda bizim bildiğimiz gibi değilmiş. Kayıplarımız, sevdiklerimiz adeta yeni çağın; ‘’bir şey olacaksanız sade ve sıradan olun’’ mesajını alarak gittiler. Hiç bu kadar sıradan definler görmemiştik. Bu sıradanlık onları uğurlayan bizlere binlerce anlamlı mesaj bıraktı.  Steve Jobs’un bu sözünü anlamlı buluyorum ‘Ölüm, hayatın tamamlayıcısıdır.’ Bu sıradan definler başka türlü bir iz bıraktı. 

Şimdi asıl soru şu; yasla yaşanır peki nasıl?

Kaybettiklerimizi farklı boyutlardan sevmeye devam ederek başlayabiliriz. Biten ve bana kalırsa gerçek anlamda yiten bir şey yok. Kalanların da ölümlülüğe galebe çalan bir yanı da yok. Yaşam, ölmek için henüz zamanımızın olduğu kesittir. Biraz daha zamanımızın olması bizi üstün, güçlü yapmaz. Bunu neden söylüyorum, elbette hayatı değersizleştirmek için değil. Demem o ki, sevdiklerimizi uğurlamak bu kadar acıyken desteğe ve şefkate ihtiyacı olan dirileriz. Hala nefes alıyor olmak kimseyi suçlu yapmaz. Ve eğer kendi ağıtımıza karşı insaflı, şefkatli olmayı başaramazsak ölmekle kalmak arasındaki anlam silikleşir. 

‘Ölüm, sonunda hepimizin ayrılmak zorunda olduğu bir okuldur.’ – Victor Hugo

‘Ölüm, insan hayatının en büyük trajedilerinden biridir, ama aynı zamanda insanlığın en büyük gerçekleri arasındadır.’ – Leo Tolstoy

Yasla yaşamak, kedere bürünmek demek değildir. Elbette acılarımız tazeyken kederli olmak insan olmaktır ve bunda da bir mahsur yoktur. Ancak devam etmekte olan hayata direnmek zorlayıcıdır. Kayıpların ardından bize kalan dünyada hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktır. Normal yoktur. Normale dönmekle hayata dönmek farklıdır. Birine dönen diğerinden vazgeçer. Acılarımızdan öğrenerek daha bilge versiyonumuza ulaşabilir, erteleme, kaos yaratma, yeteneklerimizi küçümseme, önemli kararlarımızı değersizleştirme, hayallerimizi bastırma gibi davranışlarımızı yeniden gözden geçirebilir, daha kendimize karşı daha cesaretli olabiliriz. 

Daha net anlatacak olursam öz şefkat ve yas arasında güçlü bir ilişki vardır. Kendine şefkat göstermek, yasla yaşarken duygusal ve psikolojik sağlığımızı korumamıza yardımcı olur. Olanlarla ilgili kendimizi suçlamadan, kendimize karşı nazik davranarak ve içimizde olanları yargısız kabul ederek yaşamayı seçebiliriz. 

Twitter

Instagram

Bu makalede öne sürülen fikir ve yaklaşımlar tamamıyla yazarlarının özgün düşünceleridir ve Onedio’nun editöryal politikasını yansıtmayabilir. ©Onedio

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir